arama

    Film İncelemesi Serisi: The Lighthouse

    the-lighthouse-film-inceleme-teknolama
    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • paylaş
    • Mustafa Mert Yılmazyurt
    • Beğen
      Loading...

    Dikkat! Okuyacağınız yazı The Lighthouse filmi hakkında SPOILER içerebilir…

    Yıl 1809. New England yakınlarında olan gizemli ve kıyıya oldukça uzak olan bir adada dört haftalık görevlerinin ilk gecesinde genç, tecrübesiz ve fenerdeki ayak işlerinden sorumlu olan Ephraim Winslow deniz fenerinin makine dairesinde, kıdemli bir deniz feneri bekçisi olan Thomas Wake ile geçen gergin yemeğin sonrasında kendisine yüklediği ağır işler üzerine çalışıyordu. Bir süre sonra sis düdüğünün çıkardığı kulakları rahatsız edecek düzeydeki sese ve sıcağa dayanamayıp altındaki kömür dolu sandığı tekmeledi ve oradan dışarı çıktı. Biraz yürüdükten sonra sigarasını yaktı ve soğuk gecenin karanlığına, aydınlığı getiren deniz fenerine baktı. Bu sırada Wake ise deniz fenerinin tepesindeki fenerde, büyük lambadan süzülen ışığa içki dolu bardağını kaldırıp: “Sana! Benim güzelliğim.” diyordu.

    Bu sahne The Lighthouse’un yönetmenine göre filmdeki iki ana karakterin film boyunca gerçekleşecek çatışmalarının ve bir bakıma iktidar savaşlarının temelini oluşturan ilk bölüm. New York Times’ın “Anatomy of a Scene” (Bir Sahnenin Anatomisi) isimli serisi için bu sahneyi inceleyen filmin yönetmeni Robert Eggers, Winslow’un çalıştığı makine dairesinin, fenerin hemen altında yer almamasına rağmen filmi siyah beyaz çektikleri için mekanlar arası geçişlerde bir karanlığın içinden girip çıktığımız hissini vererek biz izleyicilere bir rüya, bir gizem duygusu yaşatarak sanki Wake deniz fenerinin en tepesinde, cennette yer alırken, Winslow ise buranın en dibinde, cehennemde yer alıyor hissini vermek istediğini belirtiyor.

    The Lighthouse (2019), The VVitch: A New-England Folktale (2015) filmi ile dikkatleri üzerine çeken Robert Eggers’in yönettiği, kardeşi Max Eggers ile kaleme aldığı ve başrollerinde oyunculuğu bu The Lighthouse ile en doruklarda sergileyen Willem Dafoe (Thomas Wake) ve Robert Pattinson’ın (Ephraim Winslow) olduğu bir yapım olmakla beraber bu yılın ve belki de son yıllarda sinemada görebileceğimiz en ilginç yapımlardan birisi. Son yıllarda sinemada prodüksüyon aşamasında yaşanan teknolojik gelişmelere nazaran The Lighthouse, siyah beyaz olmak ile beraber daha çok 1900’lü yılların ekipmanlarını kullanarak 35 mm kamerayla çekilmiştir. The Lighthouse’un görüntü oranı aynı zamanda 1.19:1 olmakla beraber neredeyse kare şeklindedir. Baştan sona film boyunca gördüğümüz her kare adeta bir görsel şölen ve bu noktada filmin sinematografçısı Jarin Blaschke’ye ve ekibe şapka çıkarmak lazım. Nitekim filmdeki kostümler ve özellikle deniz feneri, ana karakterlerin kaldığı kulübe benzeri mekânlar sadece film için özel olarak yapılmış. Dafoe da ekibin Variety kanalı ile yaptığı röportaj da kostümlerin şakayla karışık zorlu çekim koşullarına karşı kendilerini sıcak tuttuğunu söylerken aynı zamanda da bir oyuncu olarak role bürünmesine yardımcı olduğunu söylüyor. Özellikle daha önce de bahsettiğim gibi hikayenin yoğunlaştığı deniz feneri film için özel olarak inşa edilmiş olup 21 metre uzunluğundadır. Senaryoda yer alan deniz fenerinin içerisindeki ve senaryoda yer alan bazı kamera hareketlerinin, bütçe kısıtlamalarından dolayı bu çekimlere özel büyüklükte “Jimmy Jib” kullanılamaması sebebi ile kamera operatörü Craig Stewart’ın geliştirdiği bir  makara sistemi ile gerçekleştirebiliyorlar ki bu birçok diğer film setinde gördüğümüz gibi bir mühendislik harikası.

    Eggers’in filmlerinden alışık olduğumuz gibi en başından itibaren hikâye içimize işliyor ve yavaş yavaş etrafımıza yayılarak bizi içine çekiyor bir sarmaşık misali. Filmin 1.19:1 şeklinde çekilmesi özellikle bizi de karakterlerin adaya hapsolduğu gibi hapsediyor. Nasıl karakterler kaldıkları yere sığamıyorsa, özellikle Winslow’un Wake’in çıkardığı osurmalara maruz kalması, bize de aynı hissi paylaştırıyorsa ya da zil zurna sarhoş olup içinde bulundukları durumun vahameti ile anlık bağrışmalar güç çatışmaları oluyorsa bizde paylaşıyoruz. Tabi filmde ki fırtına dolayısı ile çıkan fırtına ile beraber uzayan bu nöbet sürecinde o kadar çok duygu dalgalanması oluyor ki sarhoş olup beraber şarkı söyleyip kol kola dans etmelerden, yumruk yumruğa kavgalara, bağrışmalara, mevki çatışmalarına, en gizli sırlara kadar her şeye tanık oluyoruz. Ancak, film içindeki bu kaçınılmaz yakın temasa rağmen Dafoe ve Pattinson sette birbirlerine tek kelime dahi etmemişler. Çekim sonrası Pattinson çekim ekibi ile otel de konaklar iken Dafoe ise bir balıkçı kulübesinde tek başına kalmayı tercih etmiş. Ancak çekimler sırasında Dafoe çekim ekibi ile beraber iken Pattinson genel olarak yemekler dahil yalnız kalmayı tercih etmiş. İkili gerçek anlamda ilk konuşmalarını aylar sonra ancak yapabilmiş çünkü filmin yapım aşamasında da tam anlamı ile karşılaşamamışlar. Oyuncuların Eggers yapacağı ön gösterim için Dafoe tiyatro geçmişinin de etkisi ile sıcak yaklaşırken Pattinson sahne anında role direk bürünme isteğini belirtmiş çünkü eğer bu gösterimlerde bir şey yakalarlarsa bu çekim anında oluşacak spontanlığa zarar verir düşüncesindeymiş. Eggers bu durumu: “Gerginlikle beraber ortaya çıkan inanılmaz bir kimya var aralarında. Film için bundan daha iyisi olamazdı.” şeklinde açıklıyor. Aynı zamanda Pattinson kendisini duygusal anlamda zorlayıcı sahnelere hazırlamak için ilginç yollara başvurmuş. Eggers’e göre bazen sert bir şekilde kendi yüzünü yumrukladığı veya yağmur yağdığı zamanlarda çatıdan akan yağmur suyunu içtiği olurmuş. Daha da ileriye giderek kendini zorla kusturduğu olurmuş. Tabi bu durum film ekibine zorlu anlar çıkarsa da ortaya çıkan iş göz önüne alındığında bu tip zorluklar bir takım duyguları ancak tam anlamıyla ortaya çıkarabiliyor. The A.V. Club isimli YouTube kanalının röportajına katılan Willem Defoe kendisine yöneltilen; “Robert Pattinson’ın performansı ve role kendini vermesi size sürpriz oldu mu?” sorusuna “Her şey bana sürpriz olabilir (Oyunculuk sektörünü kastederek.), bu yüzden aktör oldum.” şeklinde esprili bir yanıt vermiştir. Tabi filmi izledikten sonra biz de sinema izleyicisi olarak kendimiz için aynı şeyi düşünmeliyiz özellikle de ikilinin paylaştığı sonlara doğru olan sahneler ile birlikte. Gerçekten son yılların en güçlü iki performansı vardı her iki aktör içinde. (Hele ki mezar sahnesi…)

    Filmin senaryosunu yazarken Eggers kardeşler, gerçek hayatta yaşanmış olan, Thomas isimli (Film de buna da bir şekilde atıf yapılmıştır.) iki Galli deniz feneri bakımcısının çıkan bir fırtına sonucu, 1801 yılında, bir deniz feneri istasyonuna mahzur kalıp daha sonradan ölü bulundukları “The Smalls Lighthouse Tragedy”, Melville ve Robert Louis Stevenson tarafından yazılmış, içinde o dönemin denizcileri ile yapılan konuşmalar, denizcilik ile ilgili terimler içeren bir kitap, H.P. Lovecraft ve Algernon Blackwood’un garip ve ürkütücü hikâyelerinden beslenmiştir. Tabi bildiğimiz gibi Eggers filmlerinde araştırmasını en ince detayına kadar yapan birisi olarak bilindiği gibi çoğunlukla mitoloji, fabl ve folklor hikayenin ana unsurları olur ve çoğunlukla sembolizm içerir. Hatta Defoe ve Pattinson bir röportajlarında kendilerini en çok etkileyen şeyin de filmin yapım aşamasının detaylı bir şekilde önlerine koyulması ve yazılan senaryonun aslında basit bir senaryo olmasına rağmen dilinde ki şiirsellik, altındaki derinlik ve uzun monologların olduğundan bahsediyorlar. The VVitch filmini bir referans gösterirken onu bir “araştırma delisi” olarak nitelendiriyorlar. Ama bunu bir şikâyet amaçlı değil aksine tüm bu çalışmaların kendilerini role bürünmek adına ekstra motive ettiğini söylüyorlar. Kendilerine o dönemden eski fotoğrafların, daha önce bahsettiğim denizciler ile olan röportajların, lehçelerin ve hatta filmde de hayran kalacağınız sahnelere sebep olacak denizci şarkılarının.

    Film Ephraim Winslow’un perspektifinden hareketle anlatılıyor diyebiliriz. Wake’in as olmasının avantajı ile adada ki tüm ayak işlerini yaptırması ve kendisine sınırlar çekmesi ile 4 haftalık süreçte gitgide daha da kendi dengesini yitirdiğini görürüz Winslow’un. Sis düdüğü ve fenerin çıkardığı ses, ışık, zor hava koşulları, martılar ve aç kalmış erkeklik duygusu da aynı şekilde onun gerçek ile hayal arasındaki dengeyi yitirmesine ve sonunda tamamıyla kaybetmesine yol açar. Martıları öldürmesinde sakınca olup olmadığı sorduğunda, Wake ona martıların ölen denizcilerin ruhlarını taşıdığını ve ölmeleri durumunda büyük bir uğursuzluk getireceğini söyler ancak yinede kaçınılamaz bir şekilde filmin başından beri kendisine dadanan martıyı acımasız bir şekilde öldürür ki bu cidden uğursuzlukların en büyüğünü bu iki adam için getirir. Ayrıca, gelmelerinin ilk günü yatağının ucunda bulduğu ahşaptan denizkızı biblosunu cinsel aracı haline getirmesi ile oluşan ürkütücü cinsel fantezisi, çıkan fırtına sonucu 4 haftalık sürecin belirsiz bir şekilde uzaması ile zaten bir hapishane olan adanın bir cehenneme dönüşmesi ile adada ki deniz feneri onun için her anlamda tek çıkış yolu olurken, Wake’ de onunla arasında duran tek şey olacaktır…

    Eggers’in mitoloji’den faydalandığından bahsetmiştim, filmdeki iki ana karakterin arasındaki çekişmenin arka planında da yunan mitolojisinden iki figür; “Proteus” ve “Prometheus” gözümüze çarpar. Eggers’e göre Wake Proteus’u, “Denizlerinin Yaşlı Adamı” olarak bilinen yaşlı bir deniz tanrısı, Winslow ise Prometheus’u, tanrılar ile ateşi çalarak insanlıkta aklın oluşmasına sebep olan titanı simgelemektedir. Özellikle filmin son sahnesinin Jean Dellville, Belçikalı bir ressamın resmettiği “Prometheus” eserinden esinlenildiği çok açık. Mitolojide Prometheus bir kayaya ateşi çaldığı gerekçesi ile zincirlenir ve her gün bir kartal titanın karaciğerini yemek üzere gönderilir tekrar sabaha karaciğerin yeniden oluşup yeniden yenmesi ile sürekli olarak devam eder. Tabi film bu mitolojiyi tam olarak paralel bir şekilde işlemekten ana karakterlerin hırs ve bir diğerini ezme gayelerini göze alarak kaçınıyor ve temaları kendi içinde yeniden harmanlayarak resmediyor.

    Film tüm bu konuları genel olarak Winslow’un penceresinden işlerken bize de neyin gerçek neyin hayal; neyin doğru neyin yanlış olduğunu sorgulatıyor ve yer yer bunu yaparken de bizi psikolojik anlamda da ürpertiyor, sarmalıyor. Film bittiğinde dahi uçuşan martıların çığlıklarının, deniz fenerinin çıkan o sesinin ve göz kamaştırıcı ışığının etkisini hala hissediyoruz.

    Daha fazla film incelemeleri için sitemize abone olabilir ve sosyal medya kanallarımızdan bizleri takip edebilirsiniz.

    editörün seçtikleri EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ