e
sv

Film İncelemesi Serisi: Jojo Rabbit

jojo-rabbit-teknolama

Dikkat! Okuyacağınız yazı Jojo Rabbit filmi hakkında SPOILER içerebilir…

Katar’ın başkenti Doha’da bundan 9 yıl önce düzenlenen TEDxDoha panelinde Taiki Waititi isimli, Yeni Zelandalı ve kendini “çok yönlü bir sanatçı” olarak tanımlayan bir kişi “The Art of Creativity”, “Yaratıcılığın Sanatı” isimli bir konuşma gerçekleştirir. Waititi resim, müzik, moda ve fotoğrafçılık gibi birçok alanda faaliyet göstermiş olup yapabileceği her şeyi yapmak istemiş ve sonradan bunları birleştirebileceğini düşündüğü film sektörüne ağırlığı vermiştir. Hatta film kariyerinin henüz başlarında olmasına rağmen Two Cars, One Night (2004) isimli kısa filmi ile Oscar ödüllerinde aday dahi gösterilmiştir.

Panel de konuşmasının “Yaratıcılık” ile ilgili bölümünde asıl çıkış noktasının resim ve görsel sanatlar olduğunu ve çalışmalarında bazen ciddi, bazen iğneleyici kimi zaman da politik konuları incelemesine rağmen her zaman önceliğinin bunu eğlenceli bir şekilde olmasıymış ki yaratıcılık kendisi için bu anlama geliyormuş. Hayata tıpkı küçük bir çocuğun gözlerinden bakıyormuş gibi…

Maori bir baba ve Yahudi bir annenin oğlu olan Waititi, konuşması sırasında havalı bulduğu şeyleri; Trans Am arabalar, Samuray Kılıçları, Kızlar ve Püsküllü Ceketler olarak sıralarken, havalı bulmadığı şeyleri ise Kanser, Nükleer Bombalar ve Naziler olarak sıralıyor. Çocuk yaşlarında henüz yeni, yeni resim çizerken Nazi Almanya’sının Swastika sembolüne kafayı taktığını ve bulduğu her yere bunu çizdiğini anlatıyor. Ancak bunları çizdikten hemen sonra utandığı için hepsini bir pencereye çevirirmiş. Sonradan da kimse neden bu kadar çok pencere çizdin diye sormasın diye bunları evlere çevirirmiş…

Aynı zamanda Hitler’e de kafayı takmış. Kendisinin bıyık ve saç modelini nereye koyarsak koyalım aynı hissi verirmiş bize…

Hunt for the Wilderpeople (2016), Thor: Ragnarok (2017) filmleri ile hayran olduğumuz Waititi Jojo Rabbit (2019) filmi için fikri annesinin okuyup kendisine tavsiye ettiği Christine Leunens’in “Caging Skies” isimli kitabından almıştır. Ancak ton olarak tabi çok daha karanlık filme göre… Malum yönetmen koltuğunda Taika Waititi var ancak yine de son sahnelerde esere de bir göz kırpmış filmde.

Jojo (Johannes) isimli, annesi ile beraber yaşayan ve bir Nazi Almanyası fanatiği küçük bir çocuğun hikâyesi. Hitler Almanyası için sağdan sola koşuştururken, annesinin evlerinin üst katında Yahudi bir genç kızı sakladığını öğrenmesi ile işler sarpa sarıyor küçük Jojo için. Aynı zamanda bahsetmeden etmeyelim, hayali de bir arkadaşı da var Adolf adında…

Aslında 2012 yılında filmi yapma fikri oluşmuşsa dahi yukarıda anlattığım konusunu yapım şirketlerine anlattığı zaman kimse filmi yapmaya yanaşmamış. Ta ki 2017 yılında Fox Searchlight stüdyoları filmi yapmayı kabul etmiş ancak bir şart koşmuşlar kendisine, Hitler’i kendisi oynayacaktı. Kendisine neden Hitler’i oynamayı kabul ettiği sorulduğunda, “Cevap basit, nasıl daha iyi bir şekilde dalga geçebilirsiniz ki kendisiyle ?” demiştir. Başka bir röportajında da “Bu onların hatası.” Diyor. Ancak bu kadar güzel bir hata olamazdı. Gerçektende bizleri kahkahalara boğan bir performans sergiliyor Waititi.

Film Jojo’nun Adolf ile Nazi selamını çalıştığı giriş sahnesinden sonra o dönemlerin çekimlerinden Nazi selamı görüntülerini verirken The Beatles grubunun “I Want To Hold Your Hand” isimli efsane şarkısının almanca versiyonu “Komm gib mir deine Hand” ile başlıyor. Jojo ve yakın arkadaşı Yorki (Dünya üzerinde ki en tatlı velet olabilir.) Jojo kampta ki en büyük Nazi olmak ister ancak Hitler’in çocuklar için askeri kampında güreşirken, silah atarken, kitap yok ederken dahi Jojo’nun sadece içinde bulunduğu dalgaya kapıldığını, içten içe kaygılarını görürüz, hissederiz. Aynı zamanda çocuklara Yahudilere karşı bir algı yaratılırken filmde Jojo onlardan birini evlerinde güvenceye alarak misafir ettiklerinden habersizdir. Yorki örneğin, “Bir Yahudi gördüğümüzde nasıl anlayacağız? Tıpkı bize benziyorlar.” Diye sorduğunda Jojo, “Kafasında ki boynuzlardan. Aynı zamanda Brüksel lahanası gibi kokuyorlar.” Diye cevap veriyor. Rebel Wilson örneğin Fraulein Rahm karakterini canlandırırken film içindeki “Hadi çocuklar toparlanın, biraz kitap yakalım !” ve benzeri diyaloglarının şaka olarak algılandığını ama aslında dönemin öğretici kitaplarından alındığını belirtiyor.

Filmde Jojo’yu Roman Griffin Davis canlandırıyor ve tek kelime ile harika bir iş çıkarıyor, kendisinin kamera önündeki ilk deneyimi.  Davis’e Waititi ile görüşmesi ve oyuncu seçimi performansı hakkında sorulunca, “Eve gittim ve yattım. Çok utanmıştım çünkü muhtemelen benim hakkımda, “Ne kadar da narsist 10 yaşında bir çocuk, muhtemelen söylediğim hiçbir şeyi yapmayacak.” Diye düşünmüştür diye bekledim.” Demiştir. Waititi de bunun üzerine, “Aslında tek beklentimiz buydu.” Diye cevap vermiştir.

Şaka bir yana, Jojo ve Elsa (Evlerinde güven içinde misafir ettikleri Yahudi kız.) karakterlerinin oyuncu seçiminde Roman için, “O çok hassas, duygusal olarak olgun ve bağlı, insanlara önem veriyor. Aradığımız karaktere en yakın olan kişiyi aradık ve tabi diyaloglarını da ezberleyebilen biri. Thomasin Mackenzie içinse “Projenin henüz çok başlarında aramıza katıldı ve ilk andan itibaren aklımızda olan bir isimdi o yükselen bir yıldız.” Diye bahsediyor. Thomasin de karakterini “Her ne kadar tarihin karanlık bir döneminden geçse dahi bir mağdur gibi davranmayıp güçlü bir duruş sergiliyor ve gayet nazik, akıllı bir karakter.” Şeklinde açıklıyor.

İki karakter her ne kadar Jojo’nun Hitler fantezisi ve Yahudi ön yargısı, Elsa’nın korkusu sebebi ile zorlu bir başlangıç yapmış olsalar dahi bir noktadan sonra birbirlerinin en büyük dayanağı oluyorlar. Filmin sonunda artık savaş bittiğinde karşılıklı efsane isim David Bowie’nin “Heroes” şarkısının Almanca versiyonu “Helden” eşliğindeki dansları da yüzünüzde tebessüm bırakacak sinema anlarından biri. Belirtmek gerekir ki Heroes şarkısı Berlin Duvarının yapımı sonrası birbirine ayrı düşen iki aşığı anlatır ama burada biz artık birbirine sahip çıkacak olan bir abla kardeş tablosu görürüz.

Scarlett Johansson tarafından oynanan Rosie karakteri anne rolünün dışında Jojo’nun fanatik tarafını dizginleyen birisi olmuştur ve oğlunu her ne pahasına olursa olsun korumayı görev edinmiştir. Yemek masasında ona savaşın bitmesine yakın mutluluğunu belirtince Jojo kendisine “Nasıl bir kadınsın? Ülkeni hiç sevmiyor musun? Savaşı kazanacağız! Zafer bizim olacak! Diye çıkışır ve anne de “Bu masa İsviçre burada savaş konuşulmaz! Diye karşılık verir. Tabi bu sırada Adolf “3rd Wheel” olmaktan kendini kurtaramamıştır… Beraber köprü kenarında yürüyüp bisiklete binerken ona dans etmesini söylemiştir, dansın özgürlüğün en güzel hali olduğunu söylemiştir. Johansson’a göre karakteri içinde bulunduğu zorlu döneme rağmen bunun kendisini değiştirmesine izin vermeyen yaşamı kucaklamayı bırakmayan birisi.

Filmin sonunda Nazi Almanyası savaşı kaybettiğinde, savaş sonrasını Jojo’nun bakış açısından görüyoruz ve görüntüler İtalyan yapımı Germania anno zero (1940) filmini hatırlatıyor. Orada da harap olmuş Almanya sokaklarını ve savaş sonrası vahametini bir çocuğun gözlerinden görüyorduk. Almanya sokaklarında Yorki ile karşılaştıktan sonra Adolf Hitler’in kendi hayatına son verdiğini öğreniyor ve ona karşı olan zaten film sürecinde oluşmuş olan hayal kırıklığı ile “Hiçbir şey artık ifade etmiyor.” derken Yorki’de “Evet Nazi olmak için hiç iyi bir zaman değil. Yahudilerden daha kötüsü de varmış, Ruslar.” Şeklinde karşılık veriyor.

Eğer Waititi’nin başta bahsettiğimiz konferansı genel olarak açıklamalarına bakarsak filmde bulunan birçok karakter ve sahne onun hayatından ve çalışmalarından örnekler sergiliyor. Waititi çocuk yaşlarında Yeni Zelanda da yaşamını sürdüren Yahudi bir Maori olarak birçok defa ayrımcılık yaşamış. Filmin ortalarında Jojo’ya neden Nazi olmak istediğini sorunca Elsa, Jojo Swastikalara düşkün olduğunu söylüyor ki bu bir yerden tanıdık geliyor… Jojo’nun Yahudilere ve Elsa’nın nişanlısına yönelik yaptığı dalga içerikli çizimlerinin olduğu çizimler de Waititi’nin panel de gösterdiği resimle ilgilendiği lise yıllarından çizimleri anımsatıyor baktığımızda. Bu nokta da siz değerli okuyuculara tavsiyem oyuncuların beraber çıktığı röportajlara bir göz atmanız, Waititi ile Davis arasında ki kimyayı görmeniz için zira ikisi birbirinin görsel anlamda aynısı… Bunlar ile beraber, birçok sahne geçişinde ve kostüm de Waititi’nin resim ve modadan tecrübesinin dokunuşuna rastlıyoruz.

Waititi filmi annesine ve tek başına çocuğunu büyüten tüm annelere bir “Aşk Mektubu” olarak tanımlıyor ve  “Kendim bir ebeveyn olana kadar çocuk yetiştirmenin ne kadar zor olduğunu düşünmemiştim. Gerçekten ebeveynler olarak çocuklarımız için çok fedakârlık yapmamız gerekiyor.” Variety ile olan bir röportajında da filmi etkileyen olaylardan bahsederken:

“Sanıyorum, Bosna’da gerçekleşen savaşın 20.yılı idi ve bende bu olay hakkında araştırmak istedim. Araştımalarım neticesinde, savaşın trajedisini yaşadıktan yıllar sonra verdikleri röportajlarda savaşın çocukları nasıl etkilediğini gördüm. Ve biz büyükler, pozitif anlamda yol gösterici olması gereken kişiler savaş dönemlerinde bir aptal gibi davranıyoruz. Bu noktada savaşın ne kadar aptalca bir şey olduğunu bir çocuğun gözünden göstermek benim için esastı.” Şeklinde bir bakıma bizce önemli de bir yorum katıyor.

Her ne kadar, annesi yalnız bir ebeveyn olmasına karşın elinden geldiğince vicdan sahibi ve iyi yürekli bir çocuk olarak yetiştirse de baba figürünün eksikliği ve henüz çocuk olması ile Adolf karakterini yaratan Jojo olayların gelişimi ile bu karakterden sıyrılıyor ve başarılı aktör Sam Rockwell’in canlandırdığı Captain Klezendorf’un bir Nazi komutanı olmasına karşın Elsa ve Jojo için yaptıkları Jojo’ya yeni bir perspektif kazandırıyor bu noktada.

Film de oynayan bir diğer başarılı aktör Stephen Merchant’a göre filmi özel kılan:

“Filmde birçok noktada Monty Python tarzı, sürreal bir komedi yer alırken, filmin ortalarında bu çılgın dünyada kendinizi duygusal anlamda birikmiş olarak buluyorsunuz ki bu başarması gerçekten de zor bir iş ve ben bu adamın bu işi yapabileceğine inanmıyordum.”

Şeklinde yorum yaparken, Waititi de, “Açıkçası bende.” Biçiminde verdiği karşılık ile bizi de yine güldürmeyi başarıyor.

Yazıma, filmin sonunda bizi uğurlayan Alman şair Rainer Maria Rilke’nin sözleri ile veda etmek isterim:

“Güzellik ve dehşet,

Başına her şeyin gelmesine izin ver.

Sadece devam et.

Hiçbir duygu nihai değildir.”

Daha fazla film incelemeleri için sitemize abone olabilir ve sosyal medya kanallarımızdan bizleri takip edebilirsiniz.